9 Ekim 2012 Salı

Harika bir kitap, etkileyici bir film




             Bir kanser hastasının kemoterapi günlüğü şeklinde kaleme aldığı satırların bana yaşama sevinci verdiğini söylesem bilmem inanır mısınız? Okuyun ve karar verin:
         "Daima boşalan bir aklın, giderek daha az çatışmalı bir yüreğin ve her zamankinden daha hızlı akan zamanın tadını çıkarıyordum."   
            Bu satırların saçlarını, çokça anlam yüklediği kaşlarını ve öğrencilik yıllarından beri kesmediği bıyıklarını hep birden kaybetmiş; bununla da kalmayıp cildinin sağlıklı rengiyle koku ve tad alma duyusunu da kemoterapi koltuğunda rehin bırakmış bir adamın hissizleşen parmak uçlarından döküldüğünü gözünüzde canlandırarak bir kez daha okuyun.
            Her gün herşeyin ne kadar daha kötüye gittiğine dair rapor vermeyi görev edinen yüzlere ve ekranlara karşı artan  tahammülsüzlüğüme ilaç gibi geldi Terzani,  benim yerime haykırıverdi: Kötüye giden tek şey sensin!  
          İtalyan asıllı uluslararası gazeteci Tiziano Terzani'nin kanser tedavisi için gittiği NewYork'ta kendi tercihi doğrultusunda yalnız başına kaldığı tek odalı daracık dairenin küçük camından güneşin doğuşuna ve batışına yazdığı güzellemeyi okuyunca gerçek özgürlüğü bir kez daha hissettim. Evet özgürlüğe sahip olamazsınız, hissedebilirsiniz, bunu tercih edebilirsiniz ancak. Zira insan zaten sahip olduğu birşeyi tekrar nasıl edinebilir ki? Kemoterapiden sonraki en ağır yorgunluk günlerinde bile sırf bedenini bir nefret nesnesiymiş gibi görmemek için parktaki gezintilerine ve yürüyüşlerine devam ederken "Kimi zaman kendimi inandırmakta güçlük çeksem de eninde sonunda sahip olduğum tek beden buydu ve onu dinç tutmak yapabileceğim en iyi şeydi" diyor. Bütün günlük faaliyetlerini, size daha anlamlı yaşamak için ilham kaynağı olacak sayısız ayrıntıyla örerek anlatıyor. Kanser olmanın acınası hallerini değil ayrıcalıklarını görmeyi seçiyor:
            “Kanserle birlikte artık kendimi hiçbir konuda görevli hissetmeme, suçluluk duymama hakkını elde etmiştim. Mutlak özgürleşmiştim. Tuhaf görünebilir ve kimi zaman bana da tuhaf görünüyor ama mutluydum.”
            Aslında geçen haftalarda,  Terzani'nin son günlerinden bir kesit aktaran biyografik filmde kendisini canlandıran Bruno Ganz'ın performansı yakaladı beni. Bruno Ganzzzzzz, İtalyan asıllı İsviçreli muazzam bir aktör, bu yazıya hedefini şaşırtabilecek derecede etkileyici.
“Son Değil Başlangıç” adlı bu film beni, Terzani'nin Türkçeye çevrilmiş tek kitabına götürdü "Atlıkarıncada bir tur daha": Her cümlesi ilham ve bilgelik dolu bir veda metni. “Uzatma da, kanserden ölmüş mü?” diye soracak olursanız ki bunca girizgâhtan sonra haklısınızdır, size yine Terzani’den bir yanıt vereyim: “Evet ölmüş çünkü  doğmuştu.” Önemli olan doğumun ve ölümün hayatın iki ayrı görünüşü olduğunu anlayabilmekmiş; doğarken hepimizin başladığı yolculuğun gerçek hedefi bir şekilde bu kavrayışı yakalayabilmekmiş: Dışarıdan içeriye, küçükten büyüğe...
               Terzani’nin vedası kemoterapi günleriyle sınırlı değil, bu sadece bir başlangıç. “Ben sadece iyileştirilecek bir beden değilim” dediyse de batılı doktorlarını eğlendirmekten öteye geçemediğini görünce, aynı zamanda bir ruh, öyküler, deneyimler, duygular,  düşünceler ve heyecanlar birikimi olduğunu ispatlamak ve bunun hastalığı ile ilişkisini keşfetmek üzere ‘Atlıkarınca üzerinde son bir tur’a daha çıkıyor; kendini tekrar etmemek kararlılığıyla.  Hindistan’dan Tayland’a, Filipinler’den Himalayalar’a uzanan 654 sayfalık derinlikli bir yolculuk. Evet biraz meşakkatli bir okuma fakat yıllarca Der Spigel, La Reppublica, Corriere della Sera gibi uluslararası yayın organlarında Asya muhabirliğini yürüten  Terzani’nin pürüzsüz dili, deneyimi, gözlem yeteneği ve kuvvetli anlatımıyla su gibi akıyor. Son zamanlarda kitapçı raflarında pıtırak gibi türeyen kes-yapıştır Zen kolaycılığının ağzınıza çaldığı bir parmak balın yerine “Atlıkarıncada bir tur daha” keyif, farkındalık ve yüksek anlayış vaadediyor.   Eren Yücesan Cendey’in keyifli çevirisiyle… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme